Gözlerimle girdim kalabalığına
Sesim kızardı utancından
Çığlığım dönüyor yüreğime
Şimdi kelimelere yüklüyorum sessizliğimi

Bahar 2012/Çengelköy

 

 

Hangi kelimeye dokunsam  muhalifi olan bir diğer kelime el sallıyor bana.El sallamakla kalsa iyi, çoğu kez  yaramazlık yapan çocuğuna ‘cıs’  yapan bir annenin edasıyla  kaşlarını da çatıyor.Çaresiz bırakmak zorunda kalıyorum kelimeleri.Dokunduğum  her kelime  yeni bir yara  bırakarak ayrılıyor nedense.Bırakmadığım kelimelerle yazdıklarımı  da beğenmiyorum.Anlıyorum ki; yazmaktan çok kelimelerle hüzünlenmek, kelimelerle ıstırap çekmek istiyorum.

Yazarken kelimenin, konuşurken  kelamın tesirinin kelimenin kökünde gizlendiğini öğrendiğimizde kelimelere olan saygımız daha da artıyor.Büyümüyor artıyor.Yaralamak anlamına geliyor kelime.Ve kelimeleri ile bizi yaralayan yüreklerin kelimelerle şerha şerha oluşlarını görüyorum.En çok da Yunus’un sinesi kanıyor.Kelimelerle muhatabını  yaralaryan Yunus, yaralılar  abidesine dönmüş gibidir. “BenYunus’u biçareyim/Baştan aşağı yareyim/Aşk elinden divaneyim/Gel gör beni aşk neyledi.” Yunus’umuzun yarasını ancak yarası olan ve irfandan nasibi olan anlar.Hatta biraz da cehaletimizden cesaret alarak söylersek;kelimeleriyle hala kelam edebilen laf-u güzaf’tan kendini koruyabilen hatta sözden bile uzak duranlar anlar.

Geçenlerde akademik titri de olan bir arkadaşla sohbet esnasında  kullandığı bir kelimeden dolayı yaşadığım şoku hala atlatamadım.Bir konu üzerine Ayet-i Kerime’nin ne buyurduğu söz konusu iken,arkadaşım; “Kur’an’ın lafları” gibi ilk kez duyduğum ucube bir tabir kullandı.Bu tabiri hangi anlamda ele alırsanız alınız Kur’an ile te’lifi  mümkün değildir.Eskimezlerin ifadesi ile;Gayr-ı kabildir yani.Sadece Kur’an’la mı?Elbette ki hayır.İslamla,irfanla… hiç ama hiçbir şeyle te’lif etmek mümkün değil.Bu durum sözün gücünün tükenişine işaret ettiği gibi,sözü söyleyenin zihin dünyasına,tasavvuruna da  işaret etmektedir.Oysa kelimenin gücü,kelamın gücü asla ve kat’a göz ardı edilmemeli.Yine Yunus’umuzdan misal verirsek; “Söz ola kese savaşı/söz ola kestire başı/söz ola ağulu aşı yağ il bal eyleye”

Geçen yıllarda kendisini özel bir sunumda  dinleme fırsatı bulduğum sevgili İskender Pala,biz salonda bulunanlara  Kitab-ı Mukaddes te ilk ayetin ne olduğunu sorduğunda,hepimiz bir ağızdan “Önce söz vardı” dedik.Hoca tebessüm ederek; “Önce kelam vardı”  diye cevapladı.Kelamın,kelimenin gücünden bahisle bir tasnifte bulundu.Kelam,söz,laf,lakap,küfür…böyle devam etti hoca.İskender hoca aslında ‘Keşf-i Kadim’e göndermede bulunuyordu.Bu gök kubbe altında söylenmedik kelamla,söz kalmadığını,marifetin bunları bulmakta olduğunu söylemek istiyordu.Ben de bir ilave ile; Yaralayan keilmelerle yaralanmış gönüllerle sinelerden taşanları görmenin yetmediğini,belki yaralanmak gerektiğini söylemek istiyorum.    Mayıs 2012 Çengelköy

Aşk bir küheylandır ruy-i zeminde

Alıp başına sahraya düşen

Adem rahhaldır eser-i aşk’a

İlk menzilde zülf-ü yare düşen

Ay yarenlik ettiğinde denizle
Yüreğim dizelerine takıldığında
Anadoluda bir türkünün
Ve bir koyun sardığında
Bütün yüreğiyle kuzusunu
Seni görür
Seni duyar
Seni hissederim

04/04/2012 Kartal/İstanbul 10:35

Bu şiir sevdiğim kadın çocuklarımın anasına kemoterapi aldığım sırada yazılmıştır.

Malum Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri sıcak yerlerdir.Bu sıcak iklimlerde geçen yıl Aralık ayında,yani kış mevsiminde başlayan iktidar karşıtı gösteriler,iktidarda olan ‘Tek Adam’ların kolluk kuvvetleri ile çatışmak dahil,ciddi çatışmalara sahne oldu.Hatta bazı ülkeler için iç savaş ihtimalinden söz etmek de mümkün.İşte bu ‘Tek Adam’ların,daha yaygın kullanımla;diktatörlerin tahtlarından indirilip,halkın yönetime sahip çıkma iradesi göstermesi sürecine “Arap Baharı” denildi.Bu nitelendirmeyi ilk kim yaptı?Hangi Saiklerle süreci ‘Bahar’ olarak nitelendirdi?Bu pek bilinmedi.Ne var ki “Arap Baharı” terkibi yaygın bir biçimde hala kullanılmaktadır.

Diktatörlerin halkın yakasından düşmesi,halkın yönetime müdahil olması,v.b. müspet çağrışımları kapsamakla beraber, süreci sadece ‘Bahar’ la nitelendirmek,en masum tabirle saflık olur diye düşünenlerdenim.Şair Metin Önal Mengüşoğlu “Kafam kamaşıyor birçok şeyden Bu gelen aydınlık değil sanki cila ondandır parlıyor bazı Cumalar,onandır öğretmiyor,ürpertiyor bazı gazeteler…” diyordu Cila Kül ve Kefen adlı şiirinde..Belki de “Arap Baharı” yerine “Yalancı Bahar” demek daha sahici bir yaklaşım olur. Tunus,Mısır,Yemen,Libya,Bahreyn ve Suriye’de şahitlik ettiğimiz süreci nasıl okumamız gerektiği hususu önem arz ediyor.Zira farklı okuma biçimlerinin olduğunu biliyoruz.Sürecin başta ABD ve Türkiye olmak üzere diğer batılı ülkelerce desteklenmesi,yapılan açıklamalar yeni bir okumayı zorunlu kılmaktadır.

Yukarıda saydığım ülkelerden Bahreyn’de meydana gelen olaylar daha farklı bir biçimde de yorumlanabilir.Ne var ki; “Arap Baharı” olarak nitelendirilen sürecin ilk kıvılcımı olan Tunus ile ikinci kıvılcımı teşkil eden Mısır, yönetim biçimi olarak laik birer rejimdiler.Demokratik olmayan laik birer rejim.Demokratik olmamaları sadece bu iki ülkeye veya yukarıda zikredilen diğer ülkelere has bir özellik değil elbet.Dünya üzerinde özellikle Güney Amerika kıtasında bulunan çoğu ülke hala diktatörlerle yönetilmektedir.Öyle ki;isimlerinin önüne cumhuriyet ile demokrasi sıfatını koyan çoğu ülke de bu arıza(Tek adamlar,diktatörler) ile maluldür.

Meydana gelen olaylar sonrasında Tunus da seçimi kazanan En Nahda(Diriliş)partisi ile Mısır da seçimi kazanan ‘Müslüman Kardeşler’ teşkilatının ‘İslamcı’ sıfatları tartışılmaya değer bir İslamcılık örneğidir.Her iki oluşumun Türkiye’yi örnek alma çabaları da dikkate alındığında ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır sanıyorum.Burada ifade etmek zait olarak kabul edilse de hatırlatmakta fayda var;Raşid El Gannuşi 1990’lı yıllarda bilinen Gannuşi değil. “What we is need a realistic Fundemanlatism/Şimdi gerçek bir köktenciliğe ihtiyacımız var” cümlesini sarf eden Gannuşi de değil.Uzun yıllar Londra da kalmasını da dikkate aldığımızda karşımızda  bir “Yeni Gannuşi” nin olduğunu söyleyebiliriz.Habip Burgiba ve Onu aratmayan Zeynelabidin b. Ali’nin En Nahda ile ilgili zalimane tutumları,tutuklamalar,sürgünler,v.b. yaşananlar da En Nahda hareketinin ılımlı hale gelmesinde önemli etkenler olmuşladır.Gannuşi’nin yakın zamanda demokrasi,özgürlük,v.b.kavramsal çerçeve içinde konuşması,partinin popülaritesini yükseltmiş,adeta meşruiyet kazanmasına da zemin hazırlamıştır.

Laiklik adı altında Tunus’u perişan eden,siyasi,iktsadi,kültürel olarak dumura uğratan Zeynel Abidin b.Ali’den sonra İslamcı bir partinin açık ara fark(%41,5)la seçimlerde ipi göğüslemesini nasıl anlamalıyız? Seçim sonuçlarını laik rejimden bizar olan halkın İslamcı bir partiye ilgi duyması şeklinde anlamak da mümkün iken,süreci tetikleyen çoklu unsurların bu zeminde İslamı bir kurtuluş olarak görenlerin inançlarını sarsmak için bir İslamcı partiye iktidar olma şansı tanıdıklarını düşünenlerdenim.(Sayın Akif Emre bunu  “İktidar Rüşveti” terkibi ile izah etmektedir.)Zira çeyrek asra yakın bir zamandır bir diktatörün pençesinde kıvranan bu ülkeyi ayağa kaldırmak,insanlarına dünya insanlığı standardında bir yaşam sunmak hiç de kolay değil.En Nahda’nın yeni süreçte enkazı toparlaması  da öyle kolay görünmemektedir.

Mısır için de durum çok farklı değil.Son 30 yıldır Mısır’ı demir yumrukla yöneten, İslami değerlere karşı alabildiğine acımasızlaşan,halkını yoksullaştıran,şehir mezarlıkları içinde halkın çadırlarda yaşamasına göz yumup kayıtsız kalan,Filistin sorunu karşısında İsrail’den yana tavır almakta beis görmeyen, kendisinden sonra halkın seçtiği Müslüman Kardeşler teşkilatını iktidarda iken en büyük tehlike gören,v.b.icraatları olan Mübarek denilen diktatörden sonra Müslüman Kardeşlerin yönetimi ele alacak olmalarını İslam hanesine artı olarak kaydetmek öyle kolay gözükmüyor.Hoş Mısır ordusunun yönetimden kolayca ayrılacağı da şüpheli.Burada da Tunus örneğinde olduğu gibi zorlu ve çamurlu bir zeminde İslamcı bir iktidara  patinaj yaptırmak suretiyle,İslamı bir kurtuluş umudu olmaktan çıkarmak istiyorlar.Ne var ki zahire bakarak bunu İslam için bir kazanım olarak görenler,henüz meselenin idrakinde değiller.Aynı senaryo yakın zamanda Suriye’de de sahneye konulacak gibi.1982 Hama olaylarından bu yana Suriye Müslüman Kardeşler teşkilatının da muhalefeti dikkate alındığında aynı kaderin Suriye de olması da muhtemel.Bunun yanı sıra Suriye de Şii yönü ağır basan bir iktidar görmek de muhtemel.Bu anlamda İslamın farklı yorumlarının atıl bırakılması da düşünülmüş olabilir.Bir taşla iki kuş vurmak misali İslami her yönü ile umut olmaktan çıkarma projesidir bu.İran rejiminin  bunun farkında olduğuna dair hiçbir delil,hatta karine dahi yok.Hepsi(Sünni-Şii) aynı zahiri mantıkla,kemiyetle,güç gösterisi ile umutlarımızı karartıyorlar. Ayrıca Suriye diktatörünün rejiminin de laik bir rejim olduğunu söylemeye gerek yok.Şimdi sormak gerekiyor.Üç laik yönetim biçimine sahip diktatörlerle idare edilen bu rejimleri kim ne için karıştırmak isteyebilir.Ve neden bu diktatörler sonrasında İslamcı partilerin seçimleri almasına müdahale edilmez.(İstense gözlemci raporları dahil,sokak nümayişleri,sahte oy pusulaları,v.b. argümanlarla pekala süreci akamete uğratabilecek zinde güçler var.Hatta yeni fetişleri “Sosyal Medya”ları da işin cabası!)

Diktatörler sonrasında yönetime Müslümanların da dahil edilmesi ve sürecin özetlenmesi noktasında sayın Emre’nin köşesinden uzunca bir alıntı yapmakta fayda görüyorum.

“Asıl sorun kitleler meydanları boşaltıp, evlerine döndükten sonra nasıl bir düzenin kurulacağına ilişkindi. Ve Batı dünyası bu apolitik görünümün “tarihin sonu”yla meşrulaşıp liberal dönüşüme evrilmesi için her türlü çabayı gösterdi.

Meydanlar boşalınca en çok korkulan, örgütlü ve toplumsal tabanı olan İslamcıların devreye girip sistemin Batı ile gerçek bağını kuran askeri bürokrasinin tümüyle devre dışı kalacağı dolayısıyla stratejik çıkarları zedeleyecek yeni bir yapılanmanın oluşmasıydı. Bunu engellemek için psikolojik ve siyasi her türlü araç kullanıldı. Öne sürülen Türk modeli bile İslami hareketler için bir baskı unsuru olarak öne çıktı.

Apolitik devrimlerin küresel kapitalizme eklemlenecek bir devrime dönüşmesi gerekiyordu. Bunun için küresel sistemin kurbanı İslamcılar adeta iktidar rüşvetine razı edilerek aktör haline getirildi. Liberal müdahalecilik adına gerektiğinde askeri müdahale yapabilen Batı sistemi tarafından devrimler; Mısır’da, Tunus’ta yıllardır ezilen, ayaklar altına alınan halkın onuru iade ediliyormuş gibi görünerek İslamcılar eliyle sisteme dahil edilme sürecine sokuldu.

Batı açısından, küresel kapitalizme gerçek anlamda alternatif olma fırsatını elinde tutan İslam’ın teklifini “tarihin sonu” parantezine alma girişimidir apolitik devrimler. Time’ın “protestocu”su bu anlamda Arap Baharının Batının görmek istediği sonuçlar açısından yorumlanmasıdır. Şimdilik başarılmış görünen bu sonucun nereye evrileceğini ise İslamcı hareketlerin iktidar rüşveti karşısındaki tavırları belirleyecek.

Akif Emre “Tarihin Sonu Yahut Apolitik Devrim”Y.Şafak  15 Aralık 2011

 

 

              Sayın Emre’nin de dikkat çektiği bu handikapı görmek gerekiyor.Bu durum Kur’an’da Hz.Musa ile kavmi arasında geçen bir muhaverede ifade edilen; “Ey Musa! Sen bize gelmeden önce de zulüm görüyorduk şimdi de”(A’raf 7/129)durumunu çağrıştırıyor.

İslamcı iktidarların ezilen halklardan bu cümleleri işitecek olmaları,kuşkusuz ki;iktidarda bulunan Müslümanlardan çok,İslama zarar verecektir.

“Arap Baharı”nı Türkiye merkezli okuma çabası gösteren,oradaki halkların taleplerini de demokrasi,hürriyet talebi olarak yorumlayan sayın Aktay bir adım daha ileri giderek;İslamın terör ile özdeşleştirilmesinden dolayı batılıların demokrasi ve hürriyet talebinin İslamcı partiler eliyle icra edilecek olmasına şaştıklarını ifade ediyor.Sayın Aktay diyor ki;

 

 “Batı’da İslam’ın bir “korku” ve “nefret” nesnesi olarak yükselen yıldızının demokrasinin en güçlü taşıyıcısı olarak parlaması ciddi hayal kırıklıklarına yol açıyor. Biraz tuhaf bir durum tabi bu. İslam’ın iddia edilen türden bir tehdit olmadığının ortaya çıktığını görmeye hazır değil Batılı kamuoyu. Onlar oryantalist muhayyilelerinde kurguladıkları türden bir “asan-kesen şeriat” görmek istiyorlar. Oysa İslami partiler “hürriyet” diyorlar, “adalet”, “kalkınma”, “demokrasi”, “insan hakları” veya en fazla “nur” veya “fazilet” diyorlar. Bu değerler etrafında örgütlenen siyasetlerden büyük bir tehlike hikayesi çıkarmak zor oluyor. Oysa buna karşılık, Batı’da her geçen gün daha da yükselen yabancı düşmanlığı ve islamofobiye dair hikayeler çok daha gerçek tehlikeleri anlatıyor.

Bahar süreci Arap halkları arasında bir buluşmaya, kaynaşmaya ve muhtemel ortak işbirliklerine yol açıyor. Aralarda yapay ulus devlet kimlikleriyle konulan ve her bir ülkeyi başka ülkelerin sömürgesi durumuna düşüren sınırlar, mesafeler bu baharın estirdiği rüzgarlarla etkisiz ve anlamsız hale geliyor. Ülkelerin her birinde demokratikleşme yoluyla bir bağımsızlaşma iradesi gittikçe kristalleşmeye başlıyor. Bağımsız ve halkın iradesini öne çıkaracak yönetimlerle bütün uluslararası ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesi de kaçınılmaz hale gelecek.

Böyle baharın Amerika, İsrail ve Avrupa tarafına mutluluk rüzgarları estirmesini beklemek akıl kârı değil. O yüzden devrimi rayından saptırmaya çalışmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Silahsız gerçekleşen Tunus ve Mısır devrimlerinden sonra Libya üzerinden devrimin saflarına sokulan ABD ve bilhassa Fransa’nın bugün Suriye üzerinden de oynamaya çalıştıkları rol bundan başkası değil. Suriye’de yüzbinlerce insan ölse kimsenin umurunda değil. Libya’daki müdahalede tek gözettiği şeyin petrol ve diğer doğal zenginlikler olduğunu hiç bir şekilde gizlemeyen Fransa’nın bugün Suriye’de insani kaygılar gözetmesini beklemek safdillik olur.

Oysa Türkiye’nin bu bölgeye bakışı diğerleri gibi değil, olamaz da. Suriye yönetimiyle ABD ve Fransa her zaman tekrar bir araya gelip kaldıkları yerden devam edebilirler. Bu süreçte Türkiye’yi bir ofsayt pozisyonuna düşürmeye çalıştıkları bugün daha iyi anlaşılıyor. Aynı Fransa’nın Sarkozy’sinin bugün Ermeni tasarısı kartını açması da tamamen bununla ilgilidir.

Yasin Aktay Yeni Şafak  “Arap Baharı,Suriye ve Fransa’nın kirli çamaşırları”19 Aralık 2011

        Libya’ya  gelince; Nato güçlerinin Libya’ya müdahalesi kuşkusuz ki demokrasi,v.b. talepler için değil.aksine kullanma süresi biten bir diktatörden sonra başa kim gelirse gelsin ve yönetim biçimi ne olursa olsun batıya bağımlı bir idare gerekiyor.Aynı zamanda Ortadoğu ve Afrika ile ilişkilerin tanzimi için Libya’nın yerle bir edilmesi gerekiyordu ki Batı oradan çıkmasın.Evet Nato paravanı ile Batı Libya’nın en az 20 yıllık geleceğini ipotek altına almıştır.Bu aşamadan sonra yeni süreçte ister İslamcı ister Laik bir hükümet olsun durum çok da değişmeyecektir.Öte yandan yoksul bir ülke olan Yemen diktatörünün durumu da askıya alınmıştır.ABD ve Batı şu aşamada Yemen için çaba sarf etmeyi çok da yerinde görmüyorlar.

Özetle; “Arap Baharı” olarak nitelendirilen sürecin “Yalancı Bahar” olduğunu görmek gerekiyor.Türkiye’nin bu süreçte üstlendiği anlaşılması güç tutumunu ilerleyen zamanlarda daha net görme şansımız doğabilir.Şu aşamada Türkiye’nin Laiklik ve Demokrasi ile bu ülkelere yön tayin etme çabaları çok da inandırıcı gözükmemektedir.Ayrıca yazımızın ana merkezi olan tezimiz;İslamcı partiler netameli süreç sonunda ortada kalan enkazı kaldırmakla uğraşırlarken,İslamın insanlık için bir umut olma iddiasını da riske edecek adımların atılacağı korkusudur.Zira İslamcı partilerin  demokrasiye vurgu yapmaları, Türkiye’yi adeta model görmeleri bu riski bir algılamadan ziyade gerçeğe dönüştürmektedir.Buna rağmen teorik İslamcı iktidarların yönetimi ele alıyor olmalarını bir imkan olarak görmek de mümkün iken,bunun gerçekleşmesinin çok zor olduğu da ortada.Hele adı geçen coğrafyaların devlet ve yönetim anlayışlarının hala “Tek Adam”lar,diktatörler olduğunu düşündüğümüzde,bir kültürün oluşmadığını da görmek gerekiyor.Bu söylemin muhalifi olarak sadece demokrasiyi düşünmek de bize has bir düşünce biçimi olsa gerek.Bu süreçte hepimizin düşünmesi gerek nokta;demokrasiden başka yol bilmediğimizdir.Oysa Thoreau;Ormanda önüme iki yol çıktı.Ben en az tercih edileni seçtim” der. 


 

Çocuktum yani masum yani temiz

Bir çocuk ne anlam taşıyorsa lügatinizde

Ben de bir çocuktum nihayetinde

Kirlettiğimde üstümü başımı

En okkalısından bir tokat

Güç bela alınan libaslar

Isıtılacak kazanlar,sabun tozları

Çilesi başlardı annemin

Kolay mı horanta sahibi olmak

 

Annem temiz kalalım diye çırpınırdı

Meğer bir kadının çırpınışı en çok

Kanatsız bir kuşun çırpınışı kadarmış.

Annem alınmazdı bu cümleye

Aksine derin bir iç çekerdi gizliden

Biz temiz kalalım diye çıkmazdı sesi

Yeter ki; yüreğimize kir bulaşmasın

 

Ah anam ah kirlenmeyen ne kaldı

Ve ne kaldı kirletilmeyen

“Kirlenmek güzeldir” diyerek

Fiyakalı bir düşüş ve çamur

Sonra her şeyi temizleyen bir kimyasal

Mutluluk pozları veriyorlar

Temizledikçe kirletiyorlar

Ve temizlendikçe kirleniyor

Sahi anne yürek kumaşımız hiç kirlenmez mi?

 

Güz  2011/Çengelköy 17:28

 

 

Taptuk Emre’nin deyişiyle; ‘Bizim Yunus’un yaşamını  konu edinen sayın Pala’nın son romanı ‘OD’ uzun zamandır edebi eserler okumayan benim için anlatılmaz bir güzellik oldu.Anlatılmaz güzelliğin yüreğimde bıraktığı tattan mülhem olarak yazacaklarım; sevdiğine ‘Sevgilim’ diyebilmek,bu tadın bu sevginin paylaşılarak çoğalması içindir.Kuşkusuz ki; ‘OD’ romanını güzel kılan unsur;lafı  eğip bükmeden söylemek gerekirse İskender Pala’nın nefis anlatımı,kullandığı dilin güzelliğidir.

Evet… ‘BizimYunus’u konu edindiği romandaki başarısı da mazruftan ziyade zarftan,yani sayın Pala’dan,O’nun ilm-u irfanından  kaynaklanıyor.Bu başarı,roman kahramanımız,yüreğimizin kahramanı ‘Yanan ve yandıran’ Yunus’umuzun kullandığı kafiyelerin tesiri gibi bir şey.Dilini yüreğine bandıran her çıplak ses sahibinin sözü, tesirini mutlaka halk eder, ediyor da.Söz değil belki de kelam demeliyim bu yaralayan sözlere.

OD  romanı yukarıda ifade ettiğimiz gibi ‘Bizim Yunus’un romanı olmanın yanı sıra 13.yy Anadolu bozkırlarını acılarıyla,sevinçleriyle,daha çok acılarıyla resmeden bir roman.Çekik gözlülerin,Haşhaşilerin,Alamutluların,dağdaki çetelerin…bilmem daha kimlerin ve nelerin bozkırda hayatı zehreden romanı.

Romanın tarihi olayları ele alma yöntemi, hem şifahi kültürümüzü hem de yazılı kültürümüzü  dikkate alan bir yöntem.Üç ana bölümden; ‘Rençber,Derviş ve Işık’ tan oluşuyor.Bu aynı zamanda Hz. Mevlana’nın; ‘Hamdım,yandım,piştim elhamdulillah’ını da çağrıştıran bir tasnif yöntemi.Romanın üç ana bölümü kendi içinde ‘Molla Kasım,Temur Alp,Satı Nine,Sitare(Elif)Hacı Bektaş/Aslanlı Hünkar,Tapduk Sultan, Çelebi Faruk,Mevlana (Celaleddin) Hüdavendigar, Samuel(Yunus’un oğlu İsmail) Yunus-u Guyende(Kafiyelerle şiirler okuyan Yunus)Ana Bacı(Tapduk’un Hatunu)Zahir Baba,Geyikli Baba…v.b. bölümlerden oluşuyor.Bölümler arasında kurulan irtibatın  seyri ayrı bir güzellikte, romanı daha çok bize özgü olan ‘Hikaye’ tadında kılıyor.Bunu sayın Pala’nın bilerek yaptığını düşünüyorum.

Yunus hikayesin en acı bölümlerinden olan oğul İsmail ile (Samuel) yaşadıklarının arasına serpiştirilen diğer bölümlerin bu ayrılığı anlamaya yönelik katkılarındaki ustalık önünde şapka çıkarmak gerekiyor.Aynı şekilde üç ana başlığın ‘süreç kahramanı’ olan Yunus’un üzerinde etkileri olan Hacı Bektaş le Tapduk Sultan’ın, anlatıldığı bölümlerin roman boyunca değişik karelerde önümüze konulması da Samuel bölümleri tadında.

İskender Pala’nın roman boyunca alıntıladığı sözlere sadakat göstererek onları belirgin hale getirmesi,yazarken ne denli titizlendiğini de göstermesi bakımından önemlidir.Sayın Pala’nın alıntı yaptığı dönemle insanların yakaladığı damara yakın bir dili bugün kullanıyor olması,romandaki başarısını göstermesi bakımından önemlidir.Hele de ‘Yunus-u Guyende’ bölümü adeta,Yunus’un; “Bir ben vardır benden içeru”sunu resmediyor.Sayın Pala’nın   kafiye ile şiir okuyan Dervişe bu sıfatı vermesi manidar olduğu kadar,yeryüzündeki en büyük nimet ile mirasın şiirle bizlere intikal ettiğini ifade eder mealde söyledikleri de kulağımıza küpe olmalı diye düşünüyorum.

Acizane birkaç gün önce bir dostumla sohbet esnasında; “Seyrani ile Sümmani’nin yaşadığı dini aramak” şeklinde bir başlık açtığımı,bu insanların yüreğinden dökülen sözlerin derinliği karşısında dini inancımı sorguladığımı söylerken,OD romanının resmettiği 13.yy Türkmenleri,tekkeler,dergahlar ve bunların etrafında  toplanan Dervişlerin hallerini okuyunca açtığım başlığın ne kadar yerinde bir başlık olduğunu daha da iyi anladım.

Yunus,Bizim Yunus’un Sitare’sinin güneşe katışan bir yıldız olması için Yunus’u sevmesi,Yunus’un Sitare(Elif)yi sevmesi gerekiyormuş meğer.Yunus’un omzundan düşmeyen heybenin kerametini Sitare sevgisinde aramak gerekiyor.Samuel’in diyalogları ve muhakemeleri için sayın Pala’yı kutlamak gerekiyor.

Söylenecek çok şey yok aslında! “Ete kemiğe bürünen ve Yunus diye görünen” ‘bir’ karşısında sözü fazla uzatmaya gerek yok.Yani bu bahiste ikileyelim!

Herkesin OD’a tutulması için OD’u okuması gerekiyor.Dil,üslup,derinlik,tarihe sadakat,tasvir gücü,v.b.nereden bakarsanız bakın kitap bir harika.Keşke sayfa 97 de ‘Çekilmezleştiren’ kelimesini kullanıp okumamızı zorlaştırmak yerine; ‘çekilmez hale getiren’ deseydi.Bu v.b. üç-beş ‘şey’ elbette ki irfan geleneğimizin ürettiği; “Bu kadar kusur kadı kızında da olur” la açıklanabilir.Yüreğine sağlık sevgili İskender hoca yüreğine sağlık.

12 Kasım 2011 Çengelköy

 

 

Davut ÖZGÜL

 

Ne kadar çok baksanız da aynaya

Siz Yusuf  olamazsınız

Binlerce ayna yalan söyler gözlerinize

Flotal bir cam gerisinden

Düştüğünüz Kenan kuyuları değil

İçinizin en karanlık kuy(t)usu

Kim çıkaracak sizi kuyunuzdan

Siz Yusuf değilsiniz işte

Bütün libaslarınız önden yırtılmış

Gözlerinizi iffet namına düşürseniz de yere

Yusuf değilsiniz işte.

 

 

Yağmur saçaklarını değil saçlarını ıslatıyor istanbul’un

Vapura yetişmek için yağmurdan kaçan kız

işe yarasın diye büfeden bir gazete alıyor

Korumak için saçlarını yağmurdan.

Bir anda bağırtıları işitiliyor ucuz şemsiye satıcılarının

Vapurun keskin düdüğü en çok martıları sevindiriyor

İki kıta arasında  sıradan bir yaşam

Belli ki martı Jonahtan’ın öyküsünü bilmiyorlar

 

Islanmış saçlarına rüzgar vurdukça Çamlıca daha bir üşüyor

Sarayburnu umarsız asude öyle bakıp duruyor halimize

Eminönü yine telaşlı çil yavrusunu andırıyor insanlar

İstanbul’a yağmur yağıyor saçları ıslanıyor İstanbul’un

Şehre çöken sis hüznün oluyor

Sevgilinin boynuna takılı bir gerdan gibi  Boğaziçi

Yağmur yağıyor,saçları da saçakları da ıslanıyor İstanbul’un.

 

15 Ekim Çengelköy 2011

 

 

“Dersim dört dağ içinde

Gülü var bağ içinde

Dersim’i hak saklasın

Bir yarim var içinde”

Böyle değildi bu ağıt bilirim

Bu perdeden girmeli şiire

Erdemini kaybetmeyen adam gibi

İçinde su yerine kan akan Munzuru

Hz.Ali menkıbesinden çıkmış gibi

Kesik başları da bilirim bu ağıta dair

 

Padişah yoksa ferman da mı yok

Ferman hep onlarındı

Ferman Atanındı

Taş üstünde taş kalmayıncaya kadar

Dersimi dört koldan ateşe vermeli

Yetmedi gökten ateş yağmalı

Gazel düşmeli bağına bağbanına Dersim’in

 

Ah Sabiha ah sadece boyun değil kısa olan

Sararmış fotoğraflara sonradan düştüğün notlar

Geçirdiğin bir ömür, bilmem daha neler

Hiçbiri ölüme gülümseyen  yüzünü örtemez

Örtemdi Dersim’in

Bak hala kanıyor yürekler

Munzur hala kan akar Sabiha

Sen sevinçten uçsan

Atamız üzüntüden kahrolsa da

Dersim Dört dağ içinde

Dört yanını ateş almış Dersim’in,

Tunçtan elleriniz dokunmuş toprağına

Ah Sabiha ah

 

Seyit Rıza nasırlı ellerinin arasına alıp sakallarını

Gözlerinizin içine bakarak söylesin mesela;

“Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim

Bu bana dert oldu.

Ama önünüzde diz çökmedim

Bu da size dert olsun.”

Bir çift kelam daha etsin Seyit Rıza

“Evlad-ı Kerbelayık,bi-hatayık…yazıktır,günahtır,cinayettir.”

 

Sonra kavruk yüzlü

Dersim’li yiğit söylesin;

 

“Dersimin yazıları

Meliyor kuzuları

Ben buraya gelmezdim

Alnımın yazıları

Elim elinde değil

Mavzer belimde değil

Yıkarım seni Dersim

Ferman elimde değil”

 

Böyle devam etmeli bu türkü

Böyle devam etmeli bu ağıt

Acılarla kemale ermek

Ve bir gün Munzurun çayından

Su içmek için

En azından iç dökmeli

Binlerce can karşısında

Biraz olsun yere bakmalı

Bu bile yeter anlamak için

 

2011 Çengelköy

Kategoriler